Bir Yalnızlık Zamanı

Author: Heygidinin Efesi /

Evimden, vatanımdan yüzlerce kilometre uzakta bir akşamüstü... Sıladayken her gün göremesem de sevdiğim insanları, görebilecek olmak rahatlatıyormuş diye düşünmüştüm o akşam...Çok da olmamış olmasına rağmen ayrı düşmüş olalı memleketimden, sevdiklerimden, bir hüzün çökmüştü üzerime... Piyanist piyanoda yesterday'i çalıyordu...Ben de o yalnızlık anında, içimden geçenleri yazıyordum elimdeki ajandaya:

                -O an çalan şarkı da eşlik etsin madem-


Piyano çalıyor, televizyonda alakasız bir klip oynuyor, sessiz...
İnsanlar konuşuyorlar, ama benimle değil, yani onlar da sessiz...
Benim ağzım kapalı
Ama nasıl bağırıyorum bilsen
Böyle, kaçıyor son otobüs, koşuyorum arkasından canhıraş, "DUUUURRR" der gibi bağırıyorum...

Dakika olmuş seksen, yeniğiz 1-0, top Emenike'de,önünde kale,  "VUUUURRR" der gibi bağırıyorum...
Yani böyle avazım çıktığı kadar...
Boğazım yırtılırcasına bağırıyorum...
Ama kimse duymuyor...
Hatta ben bile...
Çığlık da sessiz...
Amca piyano çalıyor, "yesterday" :
"Now i need a place to hide away"...
"I believe in yesterday"...


Anneniz, babanız, kardeşiniz, eşiniz, dostunuz, sevgiliniz, arkadaşınız... "Sevdiğim insanlar" kategorisine giren kim varsa sizin için, onlarla geçirdiğiniz her anın kıymetini bilin... Ben bu ruh halindeydim, aklıma gelenler yanımda olmasa da hayattaydılar... Gün gelecek temelli de ayrı düşeceğiz... Ve "o gün" bugün bile olabilir...

Bu da bonus olsun:


video



30'a 3 Kala

Author: Heygidinin Efesi /

Zaman mefhumunun düşürdüğü cendereden daha önce bahsetmiştim aslında: (http://heygidininefesi.blogspot.com/2013/03/zaman.html) Bir yaşı daha geride bırakırken,90'ların çocukları olarak merdiven dayadığımız 30 yaşa bir yaş daha yaklaşmışken, hem bir an öncesi hem kaç yüz yıl evvelsi gibi hissettiğim zamanlar geliyor aklıma...
Zaman, içerisinde bulunduğumuz anın güzelliği ya da zorluğuna göre hızlı ya da yavaş geçebiliyor. Ama yıllar geçtikten sonra geriye baktığımızda hep "dün gibi" diyoruz, "dün gibi aklımda"... Dün saygıdeğer anasınıfı öğretmenim Gülsüm Mutlu Erdada'dan doğum günü mesajı aldım. Şaka gibi, 22 yıl olmuş, gözümü kapattığımda -her anı çok net olmasa da- anımsıyorum o günleri. Hocam beni "Küçük asker" yapmıştı müsamerede, soruyorlardı bana "Küçük askeeerrr küçük askeeerrr napıyorsuuunnn bizee söylee" bende asker kıyafeti, belimde silah, "Tüfeğimeee bakıyoruuuum, palaskamıııı takıyoruuum, kasketimiiii giyiyoruuum, ben kışlamaaa gidiyoruuum"diyordum.. Benim gibi eşek kadar adam olan kuzenim ve ev arkadaşım A.Murat Bilici de arkada... Ne o masum yüzlerimiz kalmış, ne o günkü büyük dünyamız... Yüzlerimize yılların ve insanların izleri düşmüş, dünya ise çoktan küçülmüş...
Neydi acaba en büyük derdimiz? Hatırlıyorum, akşama kadar kırmızı önlüklerimizle oyun oynadığımız anasınıfına bile gitmeyi sevmezdim, dayımın atari salonu vardı, daha cazip gelirdi bana... Ekmek arası zeytine bayılırdım... Babamın bir marketi vardı, küçük dayım orada çıraktı, babamdan gizli kola versin diye namaz vakitlerini beklerdim... Ailemize özgü olan ve enteresan malzemelerden oluşan tost en sevdiğim yemekti... Bir de, annemin bana sevdirmek için, rahmetli dedemin sevdiğim arkadaşının adını koyduğu Mahmut Abi Çorbası (Yayla çorbası)...
Küçükken küçük pazarlıkları yoktu kimsenin... Sade yaşıyorduk... En büyük korkumuz arkadaşlarımızın yanlış bir şey yaptığımızda -bilmiyorum memlekette bizim kuşağa mı özel, başkasından duymadım çünkü- "annananoovvvv" demesiydi. "annananovvv" "anovv" ünleminin bizdeki haliydi ve eylemin ağırlığına göre seri şekilde tekrarlanan "annana nananana novvvv" şekline dönüşebiliyordu ki bu da bizi ağlatmaya yetiyordu...
Bir gün yanlışlıkla öğretmenimin saksıdaki çiçeğini kırmıştım, sanırım 5 dakika bu tezahürata maruz kalmıştım ve bir hayli ağlamıştım...
Öğretmenin evindeki televizyondan bizi izlediğine inandırmışlardı beni, o yüzden çok uslu bir çocuktum gerçeği anlayana kadar... Salaktım birazda, "Atam izindeyiz" yazardı Atatürk büstünde, "Bu öğretmenlerin izinleri de hiç bitmiyor" diye geçerdi aklımdan... Her gün selâ duyduğum için, ölüm sayısının doğum sayısından çok fazla olduğunu düşünürdüm ki zaten bildiğim tek doğum 2 yıl önce doğan kardeşimdi... Körfez safaşına denk geldiği için haberlerden etkilenip ısrarla "Saddam" olduğunu iddia ettiğim ve Irak'a yollanması için yoğun propaganda sarfettiğim canım kardeşim Abdulkadir...
Çok üzüldüğüm bir şeydi, babam halı saha maçına götürmüştü beni, babam yedekti... Nasıl içerlemiştim... Hala aklımda... Orta camide imamdı babam, kuzenim Yunus'u da gaza getirip, merkez camiye giden cemaate bizim camiye gelmedikleri için küfrederdik namaz çıkışında.
Babama da kızardım aslında bolca, ona kızdığım zamanlarda karakola gidip "Babam emniyet kemeri takmıyor, onu hapse atın" derdim polislere...Onlar da beni babama söylerdi (faşizm bu arkadaş)
Annem yine bitanemdi, en kıymetlim, en değerlim... Salatalık soyup tuzlardı bana, bayılırdım bunu yapmasına...
Küçük dayım o yılın sonunda polis okulunu kazanmıştı, beni hep fenerbahçeli yapmaya çalışırdı ama ben galatasarayı tutardım, o gidince, o sevinsin diye fenerbahçeli olmuştum (iyi ki olmuşum)
Amiga 500 vardı, Super Frog en sevdiğim oyundu... Hala arada oynarım, çok severim hala...
O kadar küçük şeylerden mutlu olurdum ki... Canımı sıkan şeyler o kadar küçüktü ki... O zaman bir an önce büyümek isteyen ben... Şimdi 27'ye giren eşek kadar olan ben... Bir an olsun, küçücük bir an... O günlere dönebilsem... O kadar küçük şeylerden olsa büyük sevinçlerim ve o kadar küçük olsa dertlerim... Dünya o kadar katıksız gözükse gözüme, o kadar saf... Tanıdığım en kötü adam filmlerdeki karakterler olsa bir de cadılar... İnanabilsem herkese, her şeye, hemencecik, insanlar o günkü gözümle gördüğüm gibi saf olsa... Ben saf olsam o kadar... Yıpranmamış olsam... Gece kavramı benim için 9'da başlayacak olsa mesela, uykusuzluk ne demek hiç bilmesem... Başımı yastığa koyduğumda, düşünecek hiçbir şeyim olmasa... Bir an yaşayabilsem o zamanki huzuru, güven duygusunu... Neler vermezdim...
Hem çok uzak hem çok yakın geçen yıllar... Kaç arkadaşım evlendi o resimden, şimdi anasınıfına giden çocukları var... Ben o yaştayken annemin babamın olduğu yaşı geride bırakmışım... Dünya küçülmüş, ve yüzlerimize düşmüş yılların ve insanların izleri... Üstelik daha da düşecek, sonra da aratacak bu günleri...
İçimizde yaşatmaya çalıştığımız bir çocuk var... Ben ısrarla yaşatıyorum,hatta çoğu zaman dışa da vurup çocuklaşıyorum... Belki bir an olsun şimdiki zaman sorunlarından ve sorumluluklarından kurtulabilmek için, belki de dünyanın o kadar güzel olmasını özlediğim için... Belki ikisi de...


Belirsizlik Üzerine

Author: Heygidinin Efesi /

İnsan bilmediği şeyden korkar. Bildiği şeylerin korkulacak bir tarafı varsa bunu bildiğinden zaten ona göre davranır. Bilmediği şey, bir ülke olabilir, bir süreç olabilir, bir insan olabilir, bir sonuç olabilir... Hepsindeki çekince unsuru, ne getireceğinin belli olmamasıdır...

Bu aslında normal bir şey, eğer hayat belirlilik üzerine kurulu olsaydı çok bir heyecanı olmazdı, risk faktörü ortadan kalkar, tek tip insan, tek tip başarı ortaya çıkardı. Bu belirsizlik insana risk almayı, çaba göstermeyi ve sonunda emek harcayarak elde etmeyi gösteren; sonundaki kazanımlarımızı daha değerli kılan bir belirsizlik oluyor. En etkili anımsama, özümseme ve benimseme yöntemi oluyor bir yandan, zira insanoğlu kendi yaşayıp görmeden, kimyası değişmeden anlayamıyor çoğu şeyi.

Diğer yandan insanların sundukları belirsizlikler var ve yukarıda saydığım diğer belirsizliklerle benzer özellikler göstermiyor. İnsan yapısı gereği her şeyi kaldırabilecek kudrette diye düşünüyorum. Bugün hayal ettiğimizde bizi yıkacağını düşündüğümüz şeyler başımıza geldiğinde bir şekilde ayağa kalkmayı biliyoruz. En yakınlarımızı kaybettiğimizde bile, bir süre sonra ilk acının hafiflediğini, zamanla, zaman zaman içimizi acıtsa da, acının yerini  özlemin aldığını ve özlemin de o kadar can yakmadığını görüyoruz. Yani a ya da b durumu ne olursa olsun insan kendini ona adapte ediyor. Değiştiremeyeceği şeyler için kabulleniş yoluna gidiyor fakat durumun belli olmaması insanı tarifsiz mide ağrılarına sahip edebiliyor.

İnsanların yarattığı  belirsizliklerle karşılaştığım zaman çok kızıyorum. Çevremde bolca örneği mevcut. Hatta öyle kişiler var ki, kendilerine yaratılan belirsizlikleri aşmak için kendileri yeni belirsizlikler çıkarıyorlar. Ondan sonra cendere. Çık içinden çıkabilirsen. Sonra vay efendim psikolojim bozuldu, vay efendim bana ne oldu böyle. Ya net olmayan insanın bunları demeye hakkı yok bence. Seni belirsizliğe mi itiyorlar, çek restini, karşı taraf ister değerini anlasın gelsin, ister "restine rest ulan" deyip gitsin. İçinde bulunduğun durumdan daha mı kötü olacak? Daha mı mutsuz olacaksın?Daha mı belirsiz olacak hayatın? Hayır... Bunu yapmaya cesaret edemeyen bir insanın şikayet etme hakkı olduğunu düşünmüyorum. İnsan üzerine düşeni yapmalı sonra ediyorsa şikayetini etmeli.

Bir de basit belirsizlikler var, soru: "Şuraya gideceğiz gelir misin?" cevap: "Belki gelirim" soru: aynı soru, cevap "hmm bilmem ki" ya bu ahiret sorusu mu, Münker ya da Nekir miyim ben. basit bir soru, "gelir misin?" "evet gelirim" "hayır gelemem" bu kadar basit. Hadi kızların bunu yapışlarına az çok anlam verebiliyorum da hemcinslerimin aynı şeyi yapması beni hakikaten hayrete düşürüyor. Bildiğin küçük nazlı kız çocukları gibi, altında "gelirim ama azıcık ısrar etmeniz lazım" edalarıyla attıkları mesajlar. Bu yüzden hayatta hep bu tarz adamlara gıcık oldum, net insanları da çok sevdim. Net olmalı insan, ne düşünüyorsa, ne hissediyorsa, açık açık söyleyebilmeli. Biz bunu kerpetenle almamalıyız onların ağzından. Neyse, büyüyecekler...

Son olarak "fark etmez" belirsizliğine değineyim. Bir seçenek sunuyorsunuz,cevap "fark etmez", "şunu mu yapalım bunu mu" "fark etmez" "kola mı çay mı" fark etmez" "tiyatro mu konser mi" "fark etmez" bir milyon örnek verebilirim. Sanki aynı şeymiş gibi, sanki benzer şeylermiş gibi seçenekler cevap hep "fark etmez". Neden fark etmiyor, bence fark etmeli. karşımızdakinin aslında ne istediğini bilmediğimiz ve onun istediğinin olmasını istediğimiz için mi "fark etmez" diyoruz yoksa "benim seçme kabiliyetim yok, tamamen teslimiyetçiyim,  kendimi ellerine bıraktım, benim için neyin en iyi olduğunu, benim neyi çok sevdiğimi sen benden iyi bilirsin" diye düşündüğümüz için mi. Söylerken düşünmeden söylediğimiz bu kelimenin altında yatan şeyler budur. Bu da belirsizliğin temel taşıdır.

Bunlardan hareketle, ne istediğini bilmeyen insan kadar tehlikeli, sizi sıkıntıya sokacak türde insan yoktur diyebiliriz. İnsan,kendini,ne istediğini bilmeli. Bilmeli ki dışarıyı da bilebilsin. Daha kendi içindeki savaşını halledememiş kişilerin, dünya ve dünyanın verdikleriyle savaşacak gücünün olması çok olası bir şey değil.

Belirsiz olmayın...Net olun!

Zaman

Author: Heygidinin Efesi /


Zaman... Alıyor, veriyor, getiriyor, götürüyor, sürüklüyor bazen... Mutlu ediyor, şaşırtıyor, heyecanlandırıyor, korkutuyor, üzüyor bazen... Bazen geçmek bilmiyor, hemzemin geçitte beklerken geçmek bilmeyen tren misali de, göz açıp kapayıncaya kadar yılları geçiriyor bazen...

Kim bilir birkaç yıl sonra içinde olduğumuz zamanı nasıl anacağız... Kim bilir nelere hasret kalacağız... Bugünümüz için ne diyeceğiz kim bilir... Şairin dediği gibi, bir boşluğa mı düşeceğiz bir boşluktan, hüzün mü kalacak elimizde, yoksa nereden nereye diyeceğimiz güzelliklerin mi içinde olacağız...
Bilmiyoruz...kimse bilmiyor...hoş zaten bilinse bir tadı kalmaz ya yaşamanın.. Bilgisayar oyunu oynarken hile yaparız, ilk baş çok tatlı gelir, yenilmezizdir artık, bizden güçlüsü yoktur, ama sonra bir bakarız bir amacı kalmamış artık oyunun, daha açıp oynayasımız gelmez ya, o hesap...

Çok felsefik sözler görüyorum gün aşırı, hatta saat aşırı... Hepimiz filozof kılığında, artık kopyala yapıştıra bile gerek kalmadan, bir paylaş tuşuyla hayatın anlamını anlatıyoruz sürekli... Bugünden aklımdan kalan bir tane "mutlu olmak için yarını beklemek, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemek gibidir" ya da bunun gibi bir şeydi... Evet, yarın olacak mı olmayacak mı bilmiyoruz.yarın olacaksa, yarın bizim için ne olacak, iyi mi olacak kötü mü olacak onu da bilmiyoruz... Bugüne bakıyoruz, "bak oğlum adam ne demiş, nehir demiş, su demiş, mutlu ol demiş" diye telkinde bulunup mutlu da olunmuyor... Mutlu olmakla, elimizdekinin kıymetini bilmekle, daha kötü durumda olanlara bakla, mutlu olunacak ne kadar çok şeyin varla kurulabilecek bütün cümle kombinasyonlarını da biliyoruz... Ama öyle olmuyor işte... Öyle olmuyor...

Diyenler çok güzel demişler, bu hayatta her zaman hevesin olsa paran, paran olsa hevesin olmuyor...ya da yine her zaman eksik bir şey oluyor, her şeyin tamam gözükse de...

Yine de şükür binlerce...binlerce şükür halime, halimize... Yanımızdakilere, yakınımızdakilere, ailemize, işimize, yeteneklerimize... Ama çok merak ediyorum... Şimdi, her canım sıkıldığında dönmek istediğim çocukluğumun yerine ilerde dönmek istediğim bir gençlik mi geçecek... Çok merak ediyorum... Çünkü biliyorum, 10 yıl sonra bugün, bugüne dönmek istersem çok üzülürüm...hatta gelecek yıl...hatta gelecek ay...yarın hatta ararsam bugünü, çok büyük kayıp...

Zaman...bazen geçmek bilmeyen bazen giyotinin inmesi gibi hızlı geçen zaman...
Yüzümüze çizgiler, saçlarımıza yıldızlar düşüren zaman...
Bazen saçımızı okşayan bazen suratımıza okkalı bir tokat geçiren zaman...
Nasıl geçersen geç de, seni kontrol edecek bir makine ihtiyacı duyurmadan geç... 
Her sabah kolaylıkla ertelediğimiz alarm gibi, yapmak istediğimiz hiçbir şeyi erteletmeden geç...
Dünü de yarını da ders ve amaç dışında düşündürmeden geç...

Allah hiçbirimize bugünümüzü aratmasın...
Allah hepimizin yarınını bugünden güzel etsin...

Halil Efe, kendi gök kubbesinin altından bildirdi...

Gökgürültülü Sağanak Yağış

Author: Heygidinin Efesi /

Nedendir bilinmez kasvetli havaları çok severim. Sıcak ve soğukla hiç aram yoktur. Bahar benim mevsimim, özellikle sonbahar. Böyle ılık bir rüzgar olacak, çok da sert esmeyecek ama, sepya tonunda olacak dışarısı...

Bir ormanda olacağım, yerler sapsarı yaprak, birkaç küçük akarsu da varsa yanında...Offf...Gezmek için, fotoğraf çekmek için, kafa dinlemek için, motosiklet sürmek için en güzel havadır...

Evde oturduğum zamanlarda da, dışarıda yağmur yağmasını çok severim... Hatta gökgürültüleri de eşlik etsin yağmura... Pencereden coşan dalgaları göreyim, kararan havayı, çisil çisil başlayıp sağanak sağanak yağan yağmuru, bir fincan filtre kahve eşliğinde... Oturayım kitabımı okuyayım... Bitmesin gün... Bitmesin...

Nedendir bilinmez, hüzün değil huzurdur kasvetli havaların bana verdiği... Dinginliktir, düşüncedir, muhasebedir, muhakemedir...

Bir yılı daha bitirirken

Author: Heygidinin Efesi /

Başlık tamamen arkada çalan şarkıdan esinlenerek oluştu: "Mevsimler geçerken, Temmuz gelir giderken..."
Temmuz gideli çok oldu... Şimdi - geçen sene bugünü gözümün önüne getirdim de- hızlı geçen bir yılın gidişine tanıklık etmeye geldi vakit...

Derken aklıma sırada hangi şarkının çalmasını istediğim geldi: Cem Baba'dan "Hayat çok garip"...

Şaşırıyorum... Yaşlanınca da (Tabii yaşlılığımızı görürsek) böyle mi olacak. "Ne kadar hızlı geçti ömrüm" mü diyeceğim... Sanki dün gibi bir yıl öncesi...2012 gelecek, ben İstanbul'a gideceğim... Heyecanlıyım, önemli bir karar almışım... Biliyorum ki yarından itibaren hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...

Şaşırıyorum... Tam bir yıl sonra bu kadar farklı bir durumda olduğuma... Değişen her şeye... Evet çalıyor: Hayat çok garip... Ne güzel diyor: Yaradandır bâki kalan...

O günlerden kalan yazılar var elimde...Hâla bir şeyler karaladığım zamanlardan...Evi taşıyor olmasam, kolilemesem eşyaları, bulunduğu yerden hiç çıkmayacak bir defter... Defterin içerisinde benim küçük dünyam... Benim küçük dünyamda kocaman bir yer..."Parmaklarımın ucunu donduran bir zemheride, yüzümü yakan soğuk, sigaramı yakan bir çakmak,ciğerimi yakan bir duman bir de beynimi yakan bir düşünce vardı..." Bir sene sonra ne hâle geldi...

Hayat hakikaten çok garip... Ani taşınma, eşyaları toplamam falan derken defteri bulmam, açmam... Tesadüf olamaz değil mi... Allah muhasebe yapma fırsatı verdi sanırım:) Ya da yine geleceğe dair yaptığım planların "İnsanlar plan yapar ve Tanrı onlara güler" sözünde olduğu gibi -bazıları cebren olmak üzere - bir senede uğradığı evriminin, devriminin falan farkına varmamı istedi...

1 sene hem insanı baştan aşağı değiştirebilecek kadar uzun bir süre, hem de 1 sene öncesini daha dün gibi gözümde canlandırabildiğime göre kısa bir süre... Bakış açısına göre değişiyor... Kesin olan "Aynı suda iki kez yıkanılmaz" demiş ya atalar (muhtemelen capon ataları demiştir bunu), aynı koltukta oturuyorum aynı ışık tepemde, bıyık hariç bir de 5-6 kilo, çok bir değişik yok fiziğimde, ama aynı durumda değilim... Aynaya baktığımda gördüğüm yüz aynı, ama içimdeki aynı ben değil...Irmak aynı ırmak ama su değişmiş...

Birazdan oturup  önümüzdeki yıldan beklentilerimi, 1 yıl sonra bugünü yazasım var... Allah ömür verirse, 1yıl sonra baktığımda ne hissedeceğimi çok merak ediyorum...

Şimdi bakıyorum, gözüme çok uzun bir süre gibi geliyor ama 1 yıl sonra bugün, "bugün" dün gibi gelecek...
Her şeye rağmen, yine çalan şarkıdan geliyor: "Bir umuttur yaşamak...Seveceksin inadına...Yüreğin kan ağlasa da güleceksin inadına..."

Mutlu bir takvim yılı dilerim... Abartmayın... Yılbaşının tek güzel tarafı, varsa yanınızda sevdiklerinizle olmanız; bir de ertesi günün tatil olması... İkisi de mümkün değilse hikâye... Sadece takvimin gün hanesiyle beraber yıl hanesi de değişecek... Aynı sabaha uyanacağız...

Gerçi bir söz var ya "Bir şey olacağından değil de, yine de bekliyor insan..." (=
Sağlıcakla...

Olmayan Dünyalarda Olmayı İstemek

Author: Heygidinin Efesi /

Bugün bir mektup gelse Hogwarts büyücülük ve cadılık okulundan her şeyi bırakır giderdim...Başla birinci sınıftan,seçmen şapka nereye koyarsa koysun...

Kriptonlu olsam ben de uçsam,uçarken de puan kazansam mesela o puanlarla da olmayan özellikleri satın alsam,ağ atma gibi...

Kırmızı hapı seçsem Neo gibi sanal desem hayata gerçekliğe kavuşsam..İstediğim diski yüklesem lazım olunca..ÜDS ye mi gireceğim,yüklesem Üds diskini anlaşılmasın diye 5-6 yanlış bıraksam ama 90 falan alsam...

Merlin gibi gücüm olsa da kullanmasam...
Tsubasa gibi top oynasam...
Şirinler gibi mutlu olsam...

Kaç Kişi Var?